image2 image3 image1

Anasayfa

Prof. Dr. İsmail Hakkı Tekkök

 

BAY BAY

 

Sabah telefonuma baktım. Numara isimlendirilmemiş. Demekki çok bildik biri değil. Hastalarımdan biri olabilirmi olabilir ama düşük ihtimal. Mesaj şöyle:

 

Tarih Kasım 4, 2010 Saat 04.10

Sizleri üzdüğüm için özür dilerim.

Hepinizi çok seviyorum. Bay bay.

 

Gönderenin adı yok. Samimi satırlar, pişmanlık, üzüntü ve sanki birşey sona eriyormuş gibisinden bir sesden oluşan bir mesaj bu. İşe gidene kadar çok düşünmedim üzerinde. Sonra kafamı kurcaladı. Bu annesini babasını uyarmaya çalışan sanki kendine kıymadan önce dikkat çekmek isteyen bir genç olabilir mi diye düşündüm. Sabah yada öğle vakti annesi ya da babası balkondan aşağı bakınca çıldıracağı bir tabloyu göreceğine telefonuma yanlış gelmiş bir haykırmayı erkenden duyabilsin en azından olmaması gerekenleri önleyebilsin diye mesajı gönderen konumundaki numarayı aradım. Sonuç benim aklımda oluşturduğum senaryo çıkamdı. Ses tanıdık. Çok sevdiğim bir hastamın eşi, elma yanaklı güleç insanlar ailesinin reisi Erhan telefonda:

 

- Kaybettik Semrayı İsmail Bey, diyor.

- Nasıl kaybettiniz diyorum.

- 15 gündür yoğun bakımda kendinde değildi sanki diyor.

- Nasıl benim haberim olmaz diyorum

- Sizi rahatsız etmek istemedik diyor.

 

İşte bu söz sözlerin bittiği yer. Sizin dahi yapacağınız birşey yok der gibi.

- Şimdi ne yapıyorsun diyorum.

- Semrayı birazdan morgdan alıp Kayseriye yola çıkacağız diyor ve boşalıyor başlıyor ağlamaya.

 

Evi arıyorum, eşime olayı anlattığımda oda başlıyor ağlamaya.

 

Aslında bu hikayesi 31.10.1997 yılında başlayan bir dostluğun o zamandan beri sevgi ile izlediğim bir varoluşun sona erişi. Semra onu tanıdığımda 29 yaşında yaklaşık 10-11 yaşlarında bir erkek çocuk annesi sevgi dolu bir kadındı. Ben de Kanadadan yeni gelmiş ve ertesi hafta doçeentlik sınavı olan bir uzmandım.Bir üniversite hastanesinden değilde özel bir hastaneden doçentlik sınavına girdiğimden kimse ümitvar değildi ve bu da moralimi bozuyordu. O moralle Semrayı bel fıtığı nedeniyle yatırmış ve 1.11.1997 de ameliyat edip ertesi gün ayağa kaldırmıştım. Eşi Erhan Bey ve Semra ondan sorna her hastaneye geldiklerinde bana bir merhaba diyecek kadar yakın ve şükür bana ihtiyaç göstermeyecek kadar uzak oldular. Eşinin çocuk istediğini ama benim beli yönünden müsaade vermem durumunda düşünebileceğini söyleyecek kadar bana inanmış güvenmiş bir candı o. 2001 de bir çocuk sahibi daha oldular. Bu sefer gelen kara kaşlı bir kız çocuğu idi. Ben Ankara dışında iken bir sıkıntıları olsa bir telefon Hocam ne yapalım, saygı bazlı sevgi hissini ifadelerini hiç değiştirmediler. 2004 de Ankara’da yakın bir arkadaşım yeniden beline ameliyat dediğinde ameliyat olma kararını dahi bana danışmadan veremediler. 2005 ocağında şimdi çalıştığım hastanede çalışmaya başlar başlamaz o güzel çehresi ile hayırlı olsun diyeenlerden belki de ilkiydi. Nereden biliyorum çünkü çocuklarına çok düşkün bir anneydi ve daha hastane açılalı 1 ay olmuştu ki artık 17 lere büyümüş oğlunu ellerindeki siğillerle getirmişti, nereye gideyim diye.

 

Semra hanım özellikle boğaz enfeksiyonlarının görüldüğü kış günleri bazan her hafta bazan her mevsim göregeldiğim bir dost idi. Yaklaşık 1.5 yıl önce ilkbaharda bir cumartesi gününde akşamüstü evde çocuklarla dinlenirken acilden arandığımda beyin tümörü tespit edilen bir hastamız var ve adı Semra Akay gelirmisiniz dendiğinde aklıma gelen olamaz inşallah başka Semra Akaydır demiştim. Acile geldiğimde kapıda gördüğüm eşi Erhan o Semranın bizim Semra olduğunu anlatmaya yetiyordu. Sol şakak lobunu ciddi şekilde şişiren ve dolayısıyla hastanın hayatını da ciddi olarak tehdit eden bir tümördü. Beyin kızgındı ve sakinleşmeden ameliyata almak istemiyordum. Eşine ameliyat için 2 gün sonrayı yani Pazartesi sabahını düşündüğümü söyledim. O da başta kararlı gözükse de aile içinde sorumlu olduğunu ve çeşitli görüşleri alarak ameliyat kararı vereceğini söyledi. Geçmiş zaman ama İstanbul’da bir takım isimlerin de cerrah olarak telaffuz edildiğini hatırlıyorum. O haftasonu bana çok uzun geldi. Eşimin kardeşi ve doktor olan eşi zaten kısa bir süreliğine Ankara’daydılar ve onlarla geçirdiğim zamana dahi konsantre olamadım.

 

Ameliyat başarılı geçti ve konuşmasınde ciddi bir bozulma olmadan ( sağ elini kullanan insanların %90 ında konuşma ve konuşulanı anlama merkezi burada olduğundan) sol şakak lobundaki basıncı düşürmüş dolayısıyla hastadaki hayati tehlikeyi ciddi azaltmıştım. Tümörün yüzde 95-98 ini çıkardığımı düşündüm. Patoloji beklediğimden kötü geldi. 4. dereceden habis beyin tümörü diyordu patoloji raporu, istatistikleri göre 52 haftası vardı yaşayacak. Sorun değil benim hastam istatistik olamyacak kavgasına başladım. Radyoterapi için yolladığım meslektaşımın etik olmayan davranışlarına rağmen sırf bana saygılarından tedavilerini sürdürdüler ve temmuz 2009 ortasında ışın tedavisi bitti. Saçları dökülmemişti bile. Neşeeli ve alımlı görünüyordu. 1 ay sonraki MR da ameliyatta temizlenen bölge temiz görünüyordu. 3 aylık MR kontrolleri ile takip etmeye karar verdim. 2009 un sonbaharında oğlu Utku bir kitapla bana geldi. Kitap hala bende olan ve “Son dönem kanseri yaşamak-size onkoloğunuzun bahsetmeyeceği klinik deneyler, ilaç kokteylleri ve alternatif tedavi yöntemleri” başlıklı bir kitaptı. Kitabı yazan Ben Williams adında Kalifornia Üniversitesinde çalışan bir profesördü. Beyninde bir tümör teşhis edildikten sonra yaşadıklarını kısıtlı bir doku örneği almadan ileri gitmeyen cerrahi akabinde inetrnetten edindiği bilgilerle nasıl daha iyi olduğunu ve hala iyi olduğunu yazıyordu.

Utku ilk gördüğüm 1997 de çocuktu ama şimdilerde etkileyici bir genç yetişkin oldu. Bilkeent Uluslararası İlişkiler bölümünü bitiridkten sonra annesinin hastalığı nedeniyle çok istemesine rağmen yurtdışına gidememiş ve Orta Doğu Üniversitesinde hem master hem dokotora çalışmalarına meyletmişti. Kitabı okudum. 27 yıldır beyinle ilgili bir uğraşım olması ve 4. dereceden beyin tümörlerinin gerçek mucizeler göstermediğini düşünürsek inanılmaz geliyordu profesörün mutlu sonu. Diyemediğim tek şey kalıyordu, ya gerçekten Tanrı bu psikolog profesör kulunu bizlerden çok sevip kayırıyordu, ya da teşhis yanlıştı. İhtimal olarak ilk olasılık milyonda 1 olasılık iken 2. olasılık % 80-90 idi ama ikisini de ispat bana kalmayan şeylerdi. Utku ile kitapta yazan alternatif destek tedavilerini de başladık Semra Hanıma. Ocak 2010 da yani ilk ameliyatından 9 ay sonra yapılan MR da tümör tekrar tehditkar bir hale geldi. Bu kez İstanbuld’da ameliyat sırasında MR kontrolü gibi bir teknoloji ile çalışan Necmettin Pamir’i tavsiye ettim. İnsan kendini kime emanet edebilecekse onu tavsiye eder oluyor, Necmettin ağabey 1985 de Hacettepe Nöroşirürjiye ilk başladığımda gözlerindeki enerji ve gaddarlığı ile tüm çömezleri etkileyen ve iz bırakan ama o zaman da, yılların deneyimi ile şu anda da Türkiyede en yetenekli beyin cerrahı. Tek kusuru bence hasta ile iletişimi. Necmettin ağabey sen Ankaraya dön şua ve ilaç alırsın diye başından savar gibi davranınca aile bu kez yine başka yetenekli bir kardeşime Uğur Türeye gidiyor ve onun yoğun seyahatleri arasında bu hafat olmaz şu hafta olur şeklinde sonunda 11 Şubat 2010 da yeniden ameliyat oluyor. Bu kez ameliyatta sadece tümör değil sol şakak lobunun heemen heepsi alınıyor. Gardı düşüyor ama Semra hanımın neşeesi bozulmıuor. Ameliyat sonrası bugün ancak ABD de beyin tümör hastasına denenen bevasizumab ve campto tedavisi başlanıyor. Gel zaman git zaman Semra hanımın bana ziyaretleri azalıyor. 2010 yazında hemen hiç görmüyorum. Zannediyorum ve aslında içimden umut ediyorum ki daha iyidi. Yoksa telefonu ezberimde 287 4256 arıyorum ya cevap vermiyor ya da bir kaç kez Erhan bey çıktığında annesine gitti diyor.

 

Bu temiz aileyi tanıdığım için, onun yetiştirdiği eevlatların sağlıkla ve akılla büyümesini gördüğüm ve ailenin her bireyi ile kalp temasım olduğu için çok mutluyum. Tek sorun artık Semra hanımı göremeyecek oluşum. Semra hanım kadar yakın çok hastam oldu ama burada 13 yıllık bir dostluktan bahsediyorum. Ben 13 yıl biryerde kalmadım ki o Kanada’dan döndüğümden beri memlekette verdiğim hizmetin de parantezi oldu.

 

Nur içinde yatasın can kardeşim. Seni yoğun bakımlarda o endamından o güzelliğinden uzak görüntülerle değil bana verdiğin ve hala masamda duran resminle hatırlayacağım. Sana gelince sen seni tanıyan son insan – bu eşin olur evladın olur doktorun olur - ölmeden ölmeyeceksin. En azından benim inancım bu.

 

Dr. İsmail Hakkı Tekkök